Ebeveyn Olmak

Ebeveyn olmanın okulu yok, yaşadıkça öğrendiğimiz, zaman zaman zorlandığımız, yine de dünyanın en keyifli deneyimi… Bu uzun serüven boyunca nasıl davranacağımızı bilemediğimiz zamanlarda, deneyimleri ile bize ışık tutacak, destek olacak bir yol gösterici var mı diye araştırdık ve Talyaa Vardar ile tanıştık :)

Talyaa Vardar, Ebeveyn Koçluğu

Annelik ve babalık gerçekte psikolojiden öğretmenliğe, mentorluktan koçluğa, yaratıcılıktan zekaya ve bol bol da sabıra ihtiyaç duyduğumuz zorlu, ancak bir o kadar da mutluluk veren bir yolculuk. Yolculuğa çıkarken, hele de daha önce deneyimlemediğimiz bir ülkeye gidiyorsak o ülkeyle ilgili araştırma yapıyoruz; belki kitaplar okuyoruz. Ancak gerçekteyse, ülkenin sokaklarında gezerken okuduğumuzdan çok başka deneyimlerle karşılaşıyoruz. Gerçek deneyim, kitap bilgisinden farklı oluyor. Bazılarımız ise, risk alıyor ve okumadan araştırmadan şehri, mekanları kendisi keşfetmek istiyor. Anne-babalık söz konusu olduğunda ülkemizde de durum biraz böyle, kimimiz aşırı araştırıyor; okuyor ve bilgi sahibi olmaya çabalıyor; kimimiz ise çocuk üzerinde deneyerek öğrenmeyi tercih ediyor. Bir de hiç umursamayan grubu var ki dilerim onlar da en azından burada yazanlara biraz göz atarlar. Ülkemizde annelik ve babalığın bir okulu yok, annelik ve babalık bir meslek de değil… ancak herhangi bir meslekten daha fazla bizimle, emekli olamadığımız ve tam zamanlı bir iş aslında. Ve anneler için çocuk rahme düştüğü andan itibaren kadrolu olma durumu söz konusu. FLOW Koçluk Okulu olarak, epey bir zamandır anne babalarla çalışıyor ve onları dinliyoruz, gözlemliyoruz. Nerelerde takıldıklarını, nerelerde farkındalıklarının olduğunu veya olmadığını görüyoruz. Dr. Caron Goode’nin kurucusu olduğu, ABD menşeili ebeveynlik akademisi ACPI’ın deneyim ve uzmanlığını da arkamıza alarak ülkemizde anne-babaların yaptıkları yanlışlar ve doğrularla ilgili eğitimlerle farkındalığı ve bilgi düzeyini yukarıya çekmeye çalışıyoruz. Sağlıklı ve mutlu çocuk demek; sağlıklı ve mutlu birey demek. Peki ülkemizde genelde anne-babalar nasıl yanlışlar yapıyorlar ve onlara neler tavsiye edebiliriz?

 

  1. Özellikle anneler çocuklarından ayrılamıyor, yapışıyorlar, söylemleri “biz” oluyor. Bu yanlış bir davranış ve çocuğa verdiği mesaj da “sen, benden ayrı değildin; bir ikimiz de yarımız”
    Neler işitiyoruz: “Sınava girdik; çok ders çalıştık; siz ödevinizi yaptınız mı?; katı gıdaya geçtik; dün gece hiç uyumadık; hastalandık; babamız eve gelmedi…” Bunların yerine nasıl ifadeler kullanırsak çocuğumuza doğru mesajları vermiş oluruz?: “çocuğum sınava girdi; kızım ödevini yapıyor; oğlum katı gıdaya geçti; kızım dün gece rahatsızlandı, o nedenle uyuyamadık; eşim (veya ismiyle hitap ederek) henüz gelmedi…..”
    Kendimizi ben dilinde ifade ederek, çocuğumuzdan ayrıştırdığımızda, aslında ona iyi bir örnek birey oluyoruz. Kendi gelişimini tamamlamış, tamlığına sahip çıkan, güçlü, karşısındakine alan tanıyan ebeveynler oluruz. Ancak çocuğumuzdan ayrışırsak kendi gelişimimizi ebeveyn olarak tamamlar ve çocuğumuzun özgüveninin gelişmesine, kendisini ayrı bir insan olarak anlayıp keşfetmesine destek olabiliriz. Ayrışmış bir ebeveyn nasıl davranır? Örneğin, çocuğumuz hastalandığında güvende olduğunu bilmek ister. Güven ise erken dönemlerimizde anne-babadan gelir. Hayal edin, siz de çok kaygılısınız ve çocuğunuz bu kaygıyı hissediyor. Onun ise ihtiyacı telkin edilmek ve kendisini güvende hissetmek. Siz ayrışabilirseniz çocuğunuzdan kaygınızı yöneterek çocuğunuza sakin kalıp iyileşmesi için ihtiyacı olan moral ve güveni verebilirsiniz. Çocuğun ihtiyacı olan en son şey etrafta kaygılı yüzüyle ve enerjisiyle dolaşan bir anne modeli olur. Çocuklar erken dönemlerinde duyguyu çok çabuk hissederler. Ayrışmayı başarabilen bir anne duygu kontrolünü daha rahat yapar ve çocuğunun ihtiyacı olan pozitif duyguları çocuğuna verebilir. Ayrışamayan annelerin yüküyse erken dönemlerden itibaren çocuğun omuzlarında bir yük gibidir. Çocuğunuza hangisini vermek istersiniz?
  2. Çocukların Palyaçoyu sevdiğini sanıp, tüm  eventlere palyaço çağırmayı çok eğlenceli sanıyorlar. Fakat çocuklar bundan çoğunlukla sıkılıyorlar. Ama başka seçenekleri olmadığı için mecburen uyum sağlıyorlar.

 

Kaliforniya Devlet Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre çocukların çoğu çocuk kıyafeti giymiş ancak yüzü farklı görünen (çocuk masumiyetinde olmayan ve herkesten farklı olan) palyaçolardan korkmuşlardır. Başka bir üniversitenin yaptığı araştırmada ise bir hastanenin palyaço dekoruyla süslenmiş çocuk oyun odasına çocukların çoğu girmek istememişlerdir. Araştırma evrensel bir faza taşınmıştır ve çocukların palyaçodan genellikle hoşlanmadığı araştırmanın ABD ayağını desteklemiştir. Ancak, gerçekten pedagojik anlamda eğitim almış ve bu eğitimi tiyatro eğitimiyle de desteklemiş palyaçoları burada ayrıştırmak gerekir. Bizim kastettiğimiz doğum günlerine davet edilen palyaçolar. Çoğu herhangi bir drama, tiyatro vs. eğitimi almamış ve bağırarak konuşan; çocukları eğlendirmeyi bağırmak ve komik hareketler yapmak sanan palyaço kostümlü doğum günü palyaçolarını çocuklar eğlendirici bulmamakta; seçenekleri olmadığından duruma katlanmaktadırlar. Hassas yapıdaki daha içe dönük enerji duyarlılığı yüksek çocuklar ise ciddi ciddi korkmaktadırlar. Bu çocuklardan bazılarıysa maalesef rüyalarında bu palyaçoları görmekteler.

  1. Günümüzün şehirli aileleri özgüvenli çocuk yetiştirme hevesi ile narsist çocuklar yetiştiriyor. Çocuklar aşırı pohpohlanıyor, “ben kavramı yüceltiliyor,çocuk kendinden başka hiçbir şeye  saygı duymuyorlar  ve ilgi delisi oluyorlar. Bu noktada sağlıklı ego ile şişirilmiş ego arasındaki farkı bilmek gerekiyor.

 

Sağlıklı bir özgüven, beraberinde paylaşmayı, eleştiriye açık olmayı ve öz-saygı ile kendini sevmeyi beraberinde getirir. Gerçek bir özgüvene sahip kişi, hem kendisini hem de başkalarını daha objektif bir lensten görebilir. Özgüvenli kişi ilişkilerinde dengeli sınırlar belirleyebilir. Hem kendisine, hem karşı tarafa yeterince alan tanır. Narsistik kişide ise objektif bir algıdan ziyade; olayların filtresinde “ben” süzgeci işler. Bu kişilerde “ben” çok büyüktür ve ben hep başkalarını kapsar, onların üstündedir. Narsistik kişi ise karşısındaki nefes alanı bırakmaz, ben büyür de büyür. Narsistik kişi eleştiriden hoşlanmaz, hatta kimi durumlarda düşman kesilebilir.

Pek çok anne baba, şayet kendileri yetiştirilirken, ebeveynlerinden yeterince onay almamışlar ise özgüvensizlik geliştirmiş olabiliyor. Bu anne babalar çocuklarının aynı şeyi yaşamasını istemedikleri için (aman çocuğum ezilmesin, özgüvenli olsun…gibi iç seslerle) çocuklarını onaylama refleksi geliştiriyorlar. Her çocuk ebeveynlerinin onayına ihtiyaç duyar. Ancak, kökünü temel değerlerden almayan aşırı onaylama refleksi, çocukta narsistik belirtiler ortaya çıkartıyor. Peki bunu nasıl engelleyebiliriz?

Kısaca özetlersek:

  • Çocuğunuzun aynı şeyi yaşayacağı endişesinde kendinizi kurtarın
  • Empati kurun
  • Çocuğunuzun sağlıklı ilişkiler kuramadan mutlu olamayacağını bilin, bu nedenle paylaşmayı ve başkalarının haklarına saygılı olmayı öğretin
  • Sorumluluk almayı öğretin
  • Ailenizin değerleri olsun ve bu değerleri çocuğunuza öğretin. Örneğin bizim evimizde herkes birbirine eşit davranır; ailemizde herkes birbirine yardım eder; gibi…
  • Mütevazi olmak gerçek bir özgüvenden gelir. Sahip olduğunuz maddi imkanlarla övünüp, çocuğunuzun mülkiyet hırsını körüklemediğinizden ve mutluluğu mülkiyete bağlamadığınızdan emin olun
  • Evde ebeveyn olarak bir hiyerarşiniz olsun
  • Çocuğunuza bazı sınırlar koyun (katı sınırlar değil ancak çocuğun durması gerektiğini bildiği sınırlar. Örneğin her gün okuldan eve geldiğinde bir saat rahatladıktan sonra, ödevler bitirilir gibi)
  • Evinizin herkesin uymak zorunda olduğu bazı kuralları olsun ve çocuğunuz bunları bilsin
  • Eve misafirler davet edin, çocuğunuz paylaştığınızı görsün
  • Çocuğunuz sizin başkalarına hediyeler aldığınızı, yardım ettiğinizi görsün
  • Çocuğu takdir etmek çok önemli, ancak olur olmaz her şeyi överek değil. Çocuğunuz gerçekten anlamlı şeyler yaptığında takdir edin.
  • Çocuğunuzun sevgiyi nasıl kaydettiğini anlayın: kelimlerle mi (seni seviyorum dediğinizde mi); sarıldığınızda mı; onun için bir şeyler yaptığınızda mı?
  • Çocuğunuz için bir şeyler yaparken, onu da işin içine katın. Örneğin onunla beraber yemek masasını hazırlamak gibi… beraber pasta yapmak gibi…beraber balık tutmak gibi…
  • Sadece yaptıklarına değil, kim olduğuna değer verdiğinizi gösterin. Örneğin: “bu sınava çok çalıştın, seni takdir ediyorum ancak sonuç ne olursa olsun, ben seni hep seviyorum, sen benim için çok değerlisin” gibi… çocuğunuz daha küçük ise, ara ara hiç bir şey yapmasa da “seninle gurur duyuyorum” demeniz ona verdiğiniz gerçek değeri ifade edecektir.
  • Çocuğunuz şayet başkalarına zarar veriyor ise, onu uyarın. Halen devam ediyor ise, zarar verdiği kişilerle empati kurmasını sağlayacak şekilde benzer bir durumu yaşamasını sağlayın.

Koşulsuz bir sevgi ve otantik bir yaklaşımla yetiştirilen bir çocuk kendisini sever ve gerçek bir özgüven geliştirir.

  1. Çocuklar cinsiyet ayrımıyla yetişiyor (burada öğretmenlerin de hataları büyük), kızlar fazla korunarak yetişiyor ve ilerisi için ciddi bir özgüven sorunu oluşuyor; erkek dışa dönük ve egosu yüksek birisi olarak yetişiyor. Çocuklarımızın sağlıklı bir cinsiyet algısı geliştirmesine destek olmamız önemli. Kızları da dışa dönğk aktivitelerle ilgili desteklemeli; erkekleri gereksiz pohpohlama ve sadece erkek oldukları için ayırma alışkanlığımızdan vazgeçmeliyiz. Bu şekilde çocuğumuz mutlu beraberlikler yaşayabilir. Aksi takdirde, hayatının kantarının topuzu kaçar ve hem sosyal hem de duygusal ilişkilerinde mutluluğu bulması zor olur.
  2. Bebeğin ağzına kaşıkla zorla yemek tutmak “sen değil ne zaman yiyeceğine ben karar veririm demek”. Elinde kaşıkla çocuğun peşinden koşmak çocuğa sen kendi ihtiyacını bilmiyorsun, ben biliyorum mesajı veriyor. Annesi veya bakıcısı tarafından zorla yemek yedirilen çocuklar, çocuğun mizacına bağlı olarak ya yemeye dirençli oluyor veya aşırı bir iştah geliştiriyorlar. Örneğin yapısı gereği yardımsever ve duyarlı bir çocuk annesini veya bakıcısını memnun etmek için bir sure sonra yemek yemeye başlayacaktır, çünkü yemek yediğinde onları mutlu ettiği anlamını çıkaracaktır. Bu da ileride yeme bozukluklarına kadar gidebilecek bir alışkanlığın kazanılması demektir. Çocuk şayet daha içten referanslı ve başaran tipiyse ise, annesine direnç geliştirecek ve yemek yemeyerek annesini eğitecektir; annenin baskısı arttıkça bu çocuğun ihtiyacı kendisini keşfetmek ve sınırlarını deneyimlemek olduğundan, çocuk bu özelliğini geliştirecek başka konularda da annesine veya ailesine zorluklar çıkaracak, söz dinlemeyecektir. Eğlenceli tip ise bir sure sonra bunu oyuna dönüştürür ve olay lakaytlaşır, yemek vakti çocuk için kovalamaca oyununa dönüşür. Doğuştan itibaren, şayet fizyolojik bir bozukluğumuz yok ise bedenimizin bir saati var ve ne zaman acıktığını; ne zaman doyduğunu biliyor. Anneler bu saate saygı duymayarak, çocuğunun kendisine sahip çıkma dürtülerini kontrol ediyor. Kaşıkla koşmak yerine bekleyin, sabırlı olun. Çocuğunuz ne zaman acıktığını bilecektir. Şayet gerçekten yemiyor ise de bir doktora gösterin, fizyolojik bir rahatsızlığı olabilir. Sağlıklı bir çocuğun bedeni neye ihtiyacı olup, neye olmadığını bilir. İnanın bana en son ihtiyacı olan şey peşinde kaşıkla koşan bir anne görüntüsüdür.
  3. Yanlış cümleler kuruyorlar: giymezsen üşürsün; düşersin; kaybolursun… çok erken yaşta bilinç altında koşullandırma yapıyor bu cümleler. Her iletişim bilinç altında yaptığımız bir çeviridir. Bu tarz mesajlar, çocuğun annesi veya babası tarafından bilinçaltına gönderilen koşullandırma mesajlarıdır. Belki çocuğumuz başka türlü hissedecek iken, biz sürekli aynı koşul cümleleriyle onun bilinçaltında bazı olumsuz inanç kalıpları yerleştirmiş oluyoruz. Koşullandırma cümleleri yerine doğru cümle: “dışarısı gerçekten soğuk, üşür müsün acaba, ne dersin? “ Cümleyi bu şekilde doğru kurduğumuzda ise çocuğumuzun bir ihtimali gözden geçirmesini sağlıyoruz, diğerindeki gibi kendi fikrimizi mutlak bir gerçeklik olarak dayatmıyoruz. Bebekler ise şayet dikkatli takip edersek 4 aylıktan itibaren üşüyüp üşümediklerini; acıkıp acıkmadıklarını; kendilerini koruma reflekslerinin gelişip gelişmediğini belli ederler. Bebek ağlasa da ona üşürsün deyip zorla bir kat daha giydirmek yerine onu gözlemleyin; hafif bir ürperme görürseniz veya bacakları kolları soğuduysa bir kat daha giydirin. Bu şekilde çocuk gerçekten ihtiyacı olduğunda doğru davranışla ihtiyacını adresleyebilmeyi de öğrenecektir. Bu şekilde davranarak, çok erken yaşlardan itibaren, çocuğumuza, içgüdüsel olarak ihtiyaçlarını anlatabilmeyi ve kendisini dinlemeyi de öğretmiş oluruz.
  4. Çocuğun çıplak fotoğraflarını paylaşmak… Anneler bazen dayanamayıp çocuklarının çıplak fotoğraflarını paylaşıyor. Çocuklarımızı koruma sorumluluğumuzun bir parçası da bilinçli bir farkındalıkla dünyada, binbir çeşit insan olduğunu bilmek. Bu insanların içinde psikolojik rahatsızlığı olanlar da var. Facebook ve instagram gibi mecralarda da bu tarz insanların sörf yaptığını bilerek, çocuklarımızın çıplak fotoğraflarını paylaşmak güvenli bir davranış değil. İşin bir de etik tarafı var tabii.
  5. Aileler hırslarını çocuklarına yansıtıyorlar; herkes başaran lider profile yetiştirmenin peşinde. Her çocuk kendi mizacıyla dünyaya gelişir. Kimisi düşünür, kimisi yaratıcı, kimisi empatik, kimisi hassas ve içe dönük. Günümüzün dünyasıysa giderek daha dışa dönük insanları öne çıkartma gayreti içinde ve anne babalar da buna katkıda bulunuyor. Anne babaların çocuk liderliği öne çıkan, sözünü dinleten, baskın karakterler olarak algıladıklarından çocuklarını da bu yönde cesaretlendiriyorlar. Oysa ki günümüzün ve tarih boyunca başarılı liderlerin pek çok farklı mizaçtan geldiğini söyleyebiliriz. Önemli olan çocuğun mizacını desteklemek ve o yönde çocuğa koçluk ve mentorluk yapabilmek. Şayet mizacını desteklersek, çocuk kendi güçlerini keşfedebilecek ve mutlaka yaptığı işte başarılı olacaktır. Örneğin günümüzün en bilinen lider isimlerinden Nelson Mandela, birleştirici ve paylaşımcı rolüyle öne çıkarak başarılı olabilmiştir. Günümüzün en başarılı komedyenlerinden Cem Yılmaz şayet “etkileyici & yaratıcı” mizacını yaşayamasaydı, bugün bu kadar başarılı olabilir miydi?
  6. Teknoloji kullanımının sınırlandırılmaması (ipad, akıllı telefon vs) çocuklarda odaklanamayan dijital beyinler yaratıyor. Uyaran çokluğunun fazla olması da hiperaktiviteyi besliyor. Teknolojiden çocuklarımızı tamamıyla soyutlamaya çalışmamız gerçekçi bir yaklaşım olmaz. Neticede çocuklarımız bu çağın koşullarına ayak uydurmak durumunda. Ayrıca,çocuklarımız teknolojiden de öğreniyorlar. Ancak, pek çok araştırma bize teknolojiyle aşırı haşır neşir olan çocuklarda fazla stimülasyon nedeniyle beyinde problemler oluştuğunu söylüyor. Ayrıca, çocuklarla çalışmış bir sanat terapisti ve koç olarak söyleyebilirim ki, çocuklar hızlı stimüle oluyorlar. Bu nedenle dış uyaranları kontrol etmek gerekiyor (hele de çocuk hiperaktif ise). Bir diğer konu da, bilgisayar, TV, ipad, vs. çocuğun sosyal dünyasını ve kelime hazinesini etkiliyor. Ayrıca aşırı TV izleyen çocuklarda, gerçek dünyaya, kişilere ve olaylara ilgi azlığı görülebiliyor. Yapılan araştırmalar bu çocukların kendi başlarına harekete geçebilmek gibi otonomi davranışı da geliştiremediğini ve baş etme becerilerinde de maalesef yaşıtlarına göre gelişim kaydetmediklerini belirtiyor. Bebeklerde ise, aşırı TV, bilgisayar vs. maruz kalmak, çocuğun beyninde otizm gibi kalıcı hasarlara kadar gidebiliyor ve konuşma güçlükleri gibi durumlara da rastlanabiliyor. 0-6 yaş arası, çocuklarınızı bu aletlerle tanıştırmayın. Şayet en azından bir TV açıp azıcık dinleneyim diyorsanız, 6 aydan sonra maximum 15-20 dakika; 1-4 yaş arası max 30 dakika; 4 yaştan sonra da maximum 1 saat. Okul çağındaki çocuklarda ise evin kuralları olmalı. Örneğin hafta içi maximum 1 saat TV ve ipad; hafta sonu ise bir film, bir oyun gibi. Burada sınır koymak şart zira bu aktiviteler pasif aktiviteler; çocuğun zihinsel yaratıcılığını bir yere kadar geliştiriyor, sonrası bağımlılık yapıyor. Örneğin, genel bir gözlem olarak, Kanada’daki çocukların elinde iphone, ipad görmüyoruz. Aksine bu çocuklar parklarda oynuyor, toprakla çamurla haşır neşir oluyor; motor ve el-ayak-göz-beden koordinasyon becerilerini geliştiriyor. Ayrıca, Kanada’da ve Kuzey Avrupa ülkelerinde çocukların bol kitap okuduğunu da görüyoruz (ergenlik dönemi çocukları dahil). Kelime hazinesinin gelişebilmesi için kitap okumak şart; zihin kelimelerle düşündüğü için kitap okumak zekayı da geliştirir diyebiliriz.
  7. Olur olmaz her şeye aferin ve bravo demek de çocuğun algısını ve perspektifini olumsuz etkiliyor; çocuk bu kez yaptığı her şeye aferin ve bravo bekler hale geliyor. Okul hayatında ve iş hayatında sürekli aferin ve bravo bekleyen, onaylanma ihtiyacı yüksek çocuklar ve yetişkinler, kendi başlarına iş yapmakta zorlanıyor, küçücük adımlara takdir bekliyor hale geliyorlar. Bu kişilerin onay ihtiyacı yüksek olabiliyor, o zamanda kendileri için başarı ve mutluluk kriterleri belirlemekte zorlanıyorlar.

 

Talyaa Vardar, MA, PCC

Talyaa Vardar, ODTÜ Kamu Yönetimiʼnin ardından gelişim psikolojisi eğitimlerini tamamlamış, ardından İsviçreʼde Sanat Terapisti ve Sistem Değişimi üzerine master yapmıştır. Eş zamanlı olarak, Tibetʼte yaşamış Rus bir ustadan biyoenerji terapileri öğrenmek üzere 3 yıl özel öğrencisi olmuş ve şifa üzerine yoğunlaşmıştır. Kaliforniyaʼda beyin ve yaratıcılık üzerine araştırmalar yapan bir enstitüde kısa bir süre kaldıktan sonra, Vancouver Sanat Terapisi Enstitüsüʼne bağlı olarak Sanat Terapisti olarak çalışmış ve bu sırada, Vancouverʼda profesyonel koç olmuştur. Şimdiye dek 5000 saatin üzerinde terapi, koçluk, evrensel kanal açma ve kendi holistik sentezleriyle transformasyonel çalışmalar yapmış olan Talyaa, kendisini ‘hayat boyu öğrenen’ olarak tanımlamaktadır.

Ayrıca İlginizi Çekebilir...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>